Bukow
Birkaç zamandır Bukowski
okuyorum. Otobiyografik romanı Ekmek Arası ardından Factotum şimdiyse Kadınlar.
Adamın öyle bir hayatı var ki şahit olurken, hayatıma sirayet etmemesi mümkün
değil. Resmen leş gibi, dokunmasan da kokarsın.
Hakan Günday’ın AZ romanından
mevzu bahis, arkadaşlarla yer altı edebiyatı muhabbeti yapıyorduk. Ben;
- Başta bırakıyordum kitabı,
acayip midem bulandı. Tam elli erkeğin 16 yaşındaki bir kıza peş peşe tecavüz
etmesi.. Bir de adam öyle bir çıplak anlatıyor ki, bulanmamak işten bile değil.
Bu beyin kusmuğu bile değil, bu düpe düz bağırsak kusmuğu. Ama bırakmadım.
Çünkü:
On iki yıl önce bir Antakya
sokağında, karısının beline gelen güzel saçlarını eline hatta koluna dolamış,
kadını sürükleyerek ve tekmeleyerek döven adamı, bana aynı hayat izlettirdi.
Burundan dudaktan akan taze kanı, ertesi sabah okula giderken aynı sokakta
gördüğüm aynı kanın kurusunu da bana aynı hayat izlettirdi. Bu çok sevgili aynı
hayat, beni hayvana tecavüze de şahit etti. Kardeşini doğurana da.. Örnekler zenginleştirilebilir
ama bu bir zenginlik değil. Geçiyorum..
Bu yüzden midem bulana bulana
devam ettim AZ’a. Sonuna geldiğimdeyse “İyi ki” dedim ve çok beğendim.
Bu sözlerimi duyan Eren,
- Bak yer altı edebiyatı diyorsan
Bukowski okumalısın.
- Bilemiyorum, AZ yer altı mı
ondan da emin değilim.
- Ben de Bukowski’yi Palahniuk,
Kerouac ne bileyim Miller ile aynı torbaya (Eren kefe kelimesini kefen’e yakın
olduğu için hazinesinden savmıştı. Çünkü birden çok kefen görmüştü.) koyduğumda
bir düşünmüyor değilim. Ama sana tavsiye ederim.
- Yer altı tanımı hakkında ahkam
kesemem şimdi, ama var oluştan çok bir yok oluşsa eğer mevzu evet Bukowski’yi
bir buyur edebilirim.
- Karanlık ve asidir de, bak bu
da tanıma uygun.
- Sanırım özgür de diyebiliriz.
Adam canının istemediği hiçbir şeyi yapmamış.
- Oku sen, hatta şu sırayla oku;
Ekmek Arası, Factotum, Postane, Kadınlar.
Aklı başında telefonuma sağ baş
parmağımı okutup, Eren’e uzattım. Yazsana sırasını.
Ertesi sabah, masamda kahvemi
içerken internetten kitapların siparişini verdim. Postane’yi bulamadım. Bu
yüzden okuyamadım. Ama okuduklarım hayatıma leşten gelen sıcak bir hava dalgası
getirmeye yetti.
Mesela iki gün önce çalışmaktan
yemek yemeği unuttum. Eve vardığımda gündüz biteli dört saat olmuştu. Yemekten
önce gelenleri nihayetine erdiren sevgili beynim, en sonunda hipotalamusuma kulak
verdi. Garibim hipotalamus. Kontrol ettiğin bütün süreçler benim önceliklerim
ama maalesef ki beynimin değil. Neyse ben düzelteceğim aranızı az sabret, iyi
ki varsın. Tamam yiyeceğim bir şeyler.
Mutfağa gittim. Bir şeyler içmek
istiyordum. Ama mideme bunu yapamazdım. Saatlerdir boştu. Ama yine de önce
viskimi doldurdum. Sek içerim. Ama soğuk istiyorum. Buzlu sevmem. Dolabı açtım.
Gazı kaçmış kola şişesinden biraz ekledim. Viskinin sıcaklığını patakladım. Bir
yudum aldım. Mis. Yemek yemek istemiyordum. Gözüme yarım kalmış bayat bir cips
ilişti. Aldım onu. Viskime eşlik etti. Midem hoşnut değildi bu durumdan, hiç alışkın
değildi. “Cips mi?. Delirdin mi sen? Hem de bu saatte? Hem de ben boşken? Ne
oldu sana öyle?” Bukowski! Buyur ettik ya adamı, ondan oldu işte. Adam karnını
cips ve viski ile doyuruyor. Ondan öğrendim. Yoksa ben nerden bileyim. Aç karna
cips mi yenilirmiş? Cips karın mı doyururmuş? Doyuruyormuş. Bukowski öğretti. Ama
O bundan bi haber.
Geçen hafta otelde yatağımdan
örümcek çıktı. Hem de beş gece boyunca her gün. Benimle yaşıyordu resmen. Bütün
mahremime şahit oldu böcek. Son günün sabahı, bütün geceyi benimle yatakta geçirdiği
gerçeğiyle yüzleştiğimde üç saniyeliğine aklımdan; “Bunu otel müdürüne göstersem,
özür mahiyetinde otel ücretini almamazlık ederler mi?” diye geçirdim. Üç saniyenin
utancı dakikalar sürdü. Bu da benim suçum değildi. Bukowski! Adam barda
tanıştığı biriyle içmeye pansiyon odasında devam ederken bir anda sarhoşluktan
kavga etmeye başlıyor, otelin yatağını, masasını misafirinin kafasında kırıyor
ve sonra değil eşyaların odanın bile parasını ödemeden kaçıp gidiyor. Ben
hayatımda böyle şey görmedim. İlk defa Bukowski’den gördüm. Birkaç gün önce bu
anısını okumasaydım hayatta aklımdan böyle bir şey geçmezdi.
Geçen gece kardeşim Merve’ye
dedim ki:
- Bu Bukowski ne leş bir hayat
yaşamış öyle, çocukluğu yüzünde avuç büyüklüğünde çıbanlarla geçmiş, babasından
dayak yemiş, pek arkadaşı olmamış, kitapta adam otuzuna gelmek üzere ve hala bakir.
- Bukowski ayyaş bir sapık. Kim aynı zaman
diliminde, bu denli alkolik ve aylak olsa yazar olabilir bence. Hem o kafaya
hem de o zamana sahipti.
Kardeşim bir süredir işsiz
olduğundan zamanla, zamansızlıkla en çok da aylaklıkla birden çok husumeti
vardı. Bukowski’ye de burdan sallamayı tercih etmişti. Bense;
- Zaten öyle afili cümleleri
falan yok, hayatında aşk da yok. Düz anlatıyor başına gelenleri. Başına
gelenler ilgi çekicidir belki bu yüzden popülerdir. Mesela üç kadın bir erkek
ve O bir teknedeler, denizin ortasında. Kadınlardan biri bunun sevgilisi,
diğeri ise teknenin sahibinin sevgilisi. Adam sevgilisi dışındaki diğer iki
kadınla peş peşe sevişiyor. Hem de sevgilisi yalnızca sesi duymayacak
mesafedeyken. Kadınlardan açık rıza da yok, ırza girişme gibi bir durum var
yani ortada.
- Leş.
-Gerçekten de öyle.
Bu yazıyı yazarken bu görmüş olduğunuz kahveyi soğuttum. Kahveye ayıp ettim. Bunu yazıyı ona bahşederek telafi etmek istiyor ve fotoğrafını bu anılara dahil ederek onu ölümsüzleştirmek istiyorum.
Bu yazıyı yazarken bu görmüş olduğunuz kahveyi soğuttum. Kahveye ayıp ettim. Bunu yazıyı ona bahşederek telafi etmek istiyor ve fotoğrafını bu anılara dahil ederek onu ölümsüzleştirmek istiyorum.
2 Haziran 2019
Istanbul


Yorumlar
Yorum Gönder